Chapter Text
Eylül 2016
O gece erkenden indiği metro istasyonunda kimsenin olmayışından olsa gerek, Jeon Jeongguk oldukça tedirgindi. İkinci vagonun hizasında bir sütuna yaslanmış bekliyor, durmadan parmaklarını çıtlattığı ellerini nereye koyacağını bir türlü bulamıyordu. Henüz omuzlarından aşağı inen ürpertinin adını da koyamamıştı, oysa her zamanki sebepsiz korkularından biri olsa tanırdı.
Yakınlarda bir yerde sönmek üzere olan bir lamba cızırdıyordu. Sessizlik istasyona kötü bir koku gibi sinmişti, gecenin soğuğu insanın iliklerine işliyordu, ama hepsinden öte bir şey daha vardı: Jeongguk dur durak bilmez düşüncelerinin izini kaybetmeye başlıyordu.
Aşağı indiğinden beri istasyonun kırmızı ışıklı saatine kaç defa baktığından bile habersizdi. Titreyen elini kaldırıp burnunun ucuna düşen gözlüğünü düzeltti, eli tekrar yanına düştüğü vakit bir kez daha saate baktı.
23.32.
Parmak uçlarından yukarı tırmanmaya başlayan uyuşukluğu durdurabilmek için hemen bir şeyler düşünmeliydi, bunu çok iyi biliyordu. Yine de her gün gördüğü bu istasyonda düşünmeye değer bir şey bulmak hiç kolay değildi, tren durduğunda kapıların nereye denk geleceğine kadar ezberlemişti.
Geçmek bilmeyen zamanı bir ucundan tutabileceği yanılgısıyla saniyeleri saymaya başladı. Arada bir nerede kaldığını karıştırıp saniyeleri atlıyor, yeniden başa dönmek zorunda kalıyordu. Kendini üçüncü kez en başta bulunca çocuksu bir öfkeyle sırt çantasının çökerttiği omuzlarını dikleştirdi ve baştan başladı. Toparlayabildiği kadarıyla bütün dikkatini buna vermişti.
Biri birini tutmayan yüz yirmi yedi saniyenin ardından yaklaşan trenin ışığı bir süredir cızırdayan raylara vurdu, hemen arkasından da trenin kendisi göründü. İlk vagondaki siyah paltolu adam haricinde kimseler yoktu ve eğer Jeongguk birinin içinde oturduğunu varsaydığı ışıkları kapalı makinist dairesinin de boş olduğunu görseydi aklını kaçırırdı.
Kayıp giden tren boyunca gözlerini oldukça eğreti duran bu adamdan alamadı, ıssız ve karanlık bir metro istasyonunda karşılaşmak isteyeceği birine hiç benzemiyordu. Üzerinde insanın tüylerini diken diken eden bir şeyler vardı, Jeongguk ne olduğunu henüz çözememişti ve çözmek niyetinde de değildi. Tren iyice yavaşlayıp durduğunda başını çevirdi.
Kapıların açılmasını beklerken aceleyle öne doğru bir adım attı, daha sonra bir tane daha. Huzursuzca kıpırdanırken uyuşmuş vücuduna bir telaş yayılıyordu. Adam yalnızca yanından geçip gidecek bir yabancıydı, muhtemelen bir daha karşılaşma olasılıkları bile yoktu ama yine de Jeongguk bu yersiz kaygılardan kendini kurtaramıyordu. Elini bir türlü açılmayan kapının üzerindeki düğmeye uzattı ve kendine üç saniye verdi. Üç saniye sonra kapılar açılacak, Jeongguk metroya binecek ve o adamı da bir daha görmeyecekti.
Bir, iki, üç.
Metronun ışıkları Jeongguk'u yerinden sıçratan bir gürültüyle söndü. Gözünün ucuyla ilk vagonun saçtığı aydınlığı görebiliyordu ve yüzünü oraya dönmemek için harcadığı olağanüstü çabaya rağmen telaşına yenik düştü.
Bakışları yeniden adamı bulduğunda istasyona indiği andan beri içinde kaynayan o hislerin pek de yersiz olmadığını anlamıştı, çünkü bu ana kadarki en garip şey ne istasyonun alışılmadık tenhalığıydı ne de bu trenin kendisiydi.
Adamın vagonun üç kapısından aynı anda inmesiydi.
O üç beden ortada birleşerek yeniden bir olduğunda adam tuhaf paltosunun yakasını düzeltti ve siyah şemsiyesindeki su damlalarını şemsiyenin ucunu yere vurarak silkeledi. Bunu her gün yapıyormuş gibi.
Jeongguk'un hızla karman çorman bir ipliğe dönüşen düşüncelerinin arasından seçebildiği ilk şey o gün yağmur yağmadığıydı. Adam başını kaldırıp etrafına bakınana kadar Jeongguk hiçbir mantık çerçevesine oturtamadığı bunca şeyin arasında ezilmek üzereydi, gözleri onu bulduğunda yüzüne yayılan ışıl ışıl gülümseme ile beraber yere çakılırcasına çarpık gerçekliğine geri döndü.
Metronun yanlarından akıp gidişi de dahil her şey buğuluydu, yalnızca şemsiyesinden destek alarak ona doğru ilk adımı atan adamı görebiliyordu. Koşabilirdi, kaçabilirdi, adamın ona yetişme ihtimali bile yoktu. Eğer kafasının içindeki bulantıyı aşıp da vücuduna söz geçirebilseydi, onun bu kadar yaklaşmasına müsaade etmeyecekti. Yapamadı.
Adam aralarında bir adımlık mesafe kala durdu, ışıldayan gözlerini Jeongguk'un yüzüne dikti ve uzunca bir süre yalnızca baktı. Karşısındaki çocuğu tanıyordu, bunu kim olsa anlardı, yine de Jeongguk'un bu adamı ömrü boyunca tek bir yerde bile görmemiş oluşu işleri hiç kolaylaştırmıyordu.
Elini Jeongguk'un elmacık kemiğinin üzerindeki yara izine uzatmasıyla çocuğun kafatasına çökmüş pus dağılıverdi. Boynunu zorlayacak bir hızla başını arkaya çekti ve sırt üstü düşme raddesine kadar kendini adamdan uzaklaştırdı. Bir şey gözlerinin ardını tırmalıyordu, nihayet o da bunu yüzünden okumuş olmalıydı ki solan gülüşünün ardından yüzüne bir perde indi. Havada kalan elini kendine çekmeden gözlerini Jeongguk'un gözleriyle buluşturdu.
Yana yakıla bir şeyler arıyordu ve istediği her ne ise Jeongguk'un bulanık yüzünde onu bulamadı.
Bariz bir hayal kırıklığı geçti yüzünden, normal şartlar altında insanın yüreğini burkabilirdi, ne var ki o gece hiçbir şey normal seyrinde gitmiyordu.
"Sen o değilsin," dedi tereddütle. "Sen o değilsin."
Eli yanına düştüğü vakit bir an bile kaybetmedi, sımsıkı tuttuğu şemsiyesine yaslanarak geriye bir adım attı. Arkasını dönmeden önce Jeongguk adamın allak bullak olmuş suratına son bir kez bakma şansı buldu, telaşı gözlerine sızıyordu. Topallayan bir adamdan beklenmeyecek bir hızla istasyonun duvarına doğru yürüdü ve duvara gömülüp kaybolmadan önce ardına bile bakmadı.
Onunla beraber duvarın içinden geçemeyen küçük, parlak bir metal parçası gürültüyle yere düşmeseydi Jeongguk bunların bir hayal olduğuna canı gönülden inanmaya hazırdı.
İstasyonun loş ışıkları altında şimdi yalnızca Jeongguk ve o parlaklığı insanın gözünü alan turuncu şey vardı. Jeongguk'un başının belası merakı ise ilk defa içinde bir yerlerde gömülü kalmıştı, gün yüzüne çıkmıyordu ve Jeongguk bunun için ne kadar şükretse azdı.
Gümbürdeyen kalbi artık canını yakıyordu, sağ elini kalbine götürüp bastırdı. Parmakları yeniden uyuşurken nereden geldiğini kestiremediği bir ses de geceyi bölüyordu, kırpıştırdığı gözlerini duvarın dibinden ve yuvarlandıkça çınlayan metalden güç bela ayırdı. İstasyonun öbür ucundaki merdivenlerden iki genç iniyordu. Onu içinde salınıp durduğu anda tutması umuduyla gülüşmelerine sımsıkı tutundu, neredeyse kaçırdığı aklı yerine yavaş yavaş otururken nefesini tutup bekledi.
Yaklaşan trenin rüzgârı yüzüne vururken kendini yalnız olmadığıyla telkin etmeye çabalıyordu ve gözleri yanlışlıkla istasyonun kırmızı ışıklı saatine değmeseydi gerçekten de bunu başaracaktı. Nefesi boğazına takılıp kaldı.
23.33.
